kul

Arka kapak yazısındaki “sayfalardan çıkacakmışçasına canlı bir karakterle tanıştırıyor bizi…” cümlesini okuyunca bir iki saniye durdum. Düşündüm. Bir süre hississizlikten sonra ütopik bir şeyle karşılaşacakmışım gibi hissttim. Çünkü daha önce Seray Şahiner’i birkaç kez dergi yazısından okumuştum bu kadar etkinleneceğimi sanmıyordum. Haksızlık etmiş, yanılmışım. Ayrıca henüz Kul ile tanışmadan önceki düşüncelerimi Mercan’ın hikayesiyle örtüştürmek bu etkiyi arttırmış olabilir ben de.

Karakterimiz, Mercan. Her yerde var ama hiçbir yerde yok. Öyle bir karakter.Kendi ruhu, hayalleri, ismi, hikayesi ve “git” deyince giden bir kocası var. Ama onu fark edeni, hissedeni, terk etmiş kocası dışında bir kimi kimsesi yok. Ve işte bir gün “gidersen git ” dedi Mercan kocasına. Adam da gitti. Git demeden önce kocasının ve evinin geçimini de merdiven silerek karşılayan Mercan’ın hikayesiydi bu. Sonra Mercan bize bekleyişi öğretti. Pişmanlığı öğretti. Mercan bize dibine kadar hayallerle yaşamayı, bir nefesin bir sesin aslında ne kadar değerli olduğunu öğretti. Umudu öğretti. Pes etmemeyi, her telden dua etmeyi öğretti. Merdiven silmeyi de öğretti. O apartman katlarına koca bir dünyayı sığdırmayı da öğretti. Öğretti de öğretti.

Kocası gittikten sonra Mercan da yalnızlığı kabul etmemeyi, mücadele etmeyi öğrendi. Cemevleri, camiler, türbeler, kiliseler aklınıza neresi gelirse hepsinin yerini öğrendi, duasına dua katmayı öğrendi.Öğrendi ki dua etsin ve kocası geri gelsin içindi tüm bunlar. Belki de bir çeşit yalnızlıktan kurtulma çabalarıydı. Kimi zaman kendiyle konuştu. Kimi zaman hayalindeki çocuklarıyla konuştu. Herkes onun delirdiğini düşündü ama o yalnızca mutsuzdu. Kendini yalnız hissediyordu.

Mercan’ın hikayesinden şöyle bir etkileşim kurmuştum kendi hayatımda. Son zamanlarda çevremden gözlemlediklerimle hatta kendi yaptıklarımla, sokakta gördüğümüz bir kedi yavrusunun başını okşamak, sevmek hatta bakımını üstlenmeyi arzularken bir sokak çocuğunun başını okşamaktan aciz, merhametsiz tüm bunları da bir kenara bıraksak sokak çocuğunu hiç görmediğimiz, farkına varmadığımız zamanlarda yaşıyoruz. Fark ettiğimizde de zaten ürküp ya iğrenip kaçıyoruz. Sanki bu onun yaşamak istediği şeymiş gibi, onun hayalleri yokmuş gibi,  o bizden daha az değerliymiş gibi, bütün kötülüklerin sebebi oymuş gibi… Oysa belki en masumumuz, en safımız o. Belki ruhumuzu kibirden arındıracak şey bir sokak çocuğunun başını okşamakta. Belki görülmeyenini görmekte, duyulmayanını duymakta. Biz bu hengamede bu kibirle yaşamaya devam edersek Mercan’ın varlığıyla hayatın gerçeklerine gözümüzü anca romanları okumak için açarız.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir